top of page

Üniversitelerin Sorunları ve İTÜ Mezunlarıyla Aidiyet Köprüsü Olarak İTÜ Vakfı

Güncelleme tarihi: 24 Oca 2023

Üniversitelerin ve ülkenin ekonomik sorunları giderek derinleşirken, öğrenciler vakıf gibi mezun örgütlerinin desteklerine bugün dünden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Yönetimler ve görevler kuşkusuz geçicidir ama gönüllü kurumlar ve onların kendi geçmişleriyle ‘aidiyet bağları’ ve ‘gönül köprüleri’ hep baki kalmalıdır.

1980 öncesi ülkemizdeki üniversite sayısı 30’u geçmezken, günümüzde bu sayı 210’a yaklaşmıştır. Ülkesel ölçekte üniversitelerin kalitesini artırarak araştırma geliştirme potansiyelini yükseltmek yerine, yüksek öğretimde yaygınlaşma ve sayısal büyümeyi hedefleyen, nispeten plansız bir modele geçilmiştir. Ekonomik olarak da izlenen “büyüyerek kalkınma modeli”, maalesef “gelişmiş teknoloji” ve “katma değeri yüksek ürün” hedefine sahip olamamıştır. Bu stratejinin sonuçlarını, dış ödemeler dengemizin bozukluğu ve her yıl daha fazla borçlanan bir ekonomiyle derinden hissetmekteyiz. Bunun sonucunda ülkemiz, ekonomistlerce yarı mamul ithal edip işleyen ve düşük bir katma değerle ihraç eden, ekonomik olarak “obez” bir dev olarak nitelenmektedir. Bu modelin bir yan ürünü olarak “Ar-Ge” ile uğraşan üniversitelerin fonlanması ve desteklenmesi yerine, daha ziyade üniversitelerin sayısını artırarak “meslek insanı” yetiştirmeye odaklanılmıştır. Her yıl birkaç il veya ilçeye bir üniversite açarak kamuoyunu olumlu etkilemek kısa ve basit bir çözüm olarak görülmüştür.


YÖK’ün kuruluşundaki ana hedef, aslında bugün sonucunu gördüğümüz 200 küsur üniversiteli ve çoğunda akademik kadro sıkıntısı olan bu yaygın üniversite Burada üniversite yönetimleri tarafından kolayca görülemeyen ayrıntı ise, Vakfın manevi katkısı ve kuşaklar boyu ‘‘köprü’’ olarak nitelenen mezun-öğrenci ilişkisinin yaşatılmasıdır. Her mezun bir gün öğrenci olduğunu, her öğrenci ise Vakfı vasıtasıyla bir gün mezun olduğunda, ileride Vakfa destek olması gerektiğini hatırlayacaktır. İTÜ Vakfı’nın yıllardır oluşturduğu ‘‘manevi köprü’’ hissini, gelir getirici hiçbir anonim şirketin sağlayamayacağı açıktır. yapısı değildi. Ama üniversite açma fiili, zamanla evrim geçirerek, illerdeki esnaf, tüccar ve konut sahiplerinin kazanımlarını da gözeten bir “kazan-kazan” projesi haline gelmiştir. Vakıf üniversitelerinin de maalesef pek azı beklenen niteliğe kavuşmuş, büyük bir kısmı ücret mukabili diploma dağıtan ticari kuruluşlar haline gelmiş ve pek azı teknoloji geliştirme odaklı yaklaşıma sahip olabilmiştir. Bir diğer amaç ise, nüfusu artan ülkede, öğrenci hareketliliğini kırsaldan kentlere doğru tek yönlü olmayacak şekilde düzenlemek, herkesin kendi ilinde ya da yöresinde üniversite okumasını sağlamaktır.


İyi niyetli bir anlayışla, çok yaygın olarak yüzlerce üniversite kampüsü Anadolu’nun her köşesine ve oldukça da iyi standartlarda inşa edildi. Ancak gözden kaçan önemli bir ayrıntı, inşaat yapmada mahir olan ülkemizde, bitirilen kampuslarla aynı hızda kaliteli öğretim üyesi yetiştirme başarısının ve araştırma geliştirme sıçramasının da gerekli olduğuydu. Bu sorunu gidermek için YÖK’ün kuruluş yıllarını takiben, akademisyenlere geçici görevle bir yarıyıl için ya da haftanın belirli günlerinde yapılan rotasyon uygulaması değiştirilerek, “zorunlu sabit rotasyon” formülü uygulanmaya başlandı. Denenen bir başka modelse, büyük üniversitelerde kadro sıkıntısı çeken akademik personele, Anadolu’da yeni inşa edilen üniversitelere kalıcı olarak kadro verilmesi oldu. Kuşkusuz, akademik yükseltme ölçütleri, bu yeni kurulmuş üniversitelerde İTÜ gibi üniversitelerin altındaydı. Bu, hızlı yükselmeyi hedefleyen öğretim üyelerine bir promosyon gibi göründü. Ama Ar-Ge yapan ve katma değer üretecek bir gençlik yetiştirme sorunu hâlâ ortada durmaktadır. Araştırma potansiyeli olan gençler, unvan alabilmek için laboratuvarı olmayan üniversitelere gitmek durumunda kaldılar.


Nitelikli ve dil bilen akademisyen yetiştirmeyle ilgili diğer bir fikir ise, standardı yüksek (İTÜ, ODTÜ, BÜ, MSGSÜ, vb) üniversitelerin mezunlarını yurt dışı eğitim burslarıyla yüksek lisans ve doktora eğitimi için gelişmiş Batı üniversitelerine karşılıklı burslu olarak göndermekti. Bu doktoralı akademisyenlerden, döndükleri zaman Anadolu’daki gelişmekte olan yeni üniversitelerin kalite artışında yararlanmak hedeflendi. İki girişimde de umulan sonuç maalesef büyük oranda başarılamadı. Akademisyenlerin bir kısmı, Anadolu’da yeni kurulmuş üniversitelere unvan almak için gitmektense, büyük illerdeki nitelikli üniversitelerde daha düşük unvanla çalışmayı yeğledi. İkinci proje olan yurtdışı burslu öğretim üyesi yetiştirme programında ise, gidenlerin bir kısmının, gittikleri ülkede iş bularak yerleşmek yoluyla teminatlarını ödeyerek geri dönmediği görüldü. Kuşkusuz dönenlerin katkıları da büyük oldu.


Son zamanlarda bu modeller yerine geliştirilen çözümse, Anadolu’daki gelişmekte olan üniversitelere araştırma görevlisi olarak sınavla lisans mezunlarını almak, onların daha nitelikli üniversitelere yüksek lisans ve doktora yapmak üzere görevlendirilmesi oldu. Böylece yurt dışına gidip de dönmeyen yetişmiş akademisyenlere sarf edilen döviz kaybedilmeyecekti. Şu anda bu amaçla 2547/35. madde ve ÖYP vb. isimli bu programlar uygulanmaktadır.


Görülmektedir ki, ülkemizin üniversite eğitim süreci, süreklilik gösteren bir “eğitim kalitesi-üniversite sayısı-öğrenci kontenjanı artışı” sorunu sarmalındadır. Buna ek olarak, bir türlü yüksek teknoloji odaklı bir başarı sağlanamadığı da söylenebilir. Burada gözden kaçan başka bir önemli konu da, üniversiteli mezun sayısını artırırken, ara eleman yetiştiren meslek liseleri eğitiminin tamamen gözden çıkarılması olmuştur.


20. yüzyılda gençler, sosyal anlamda iyi bir üniversitede öğrenim görüp nitelikli bir teknik eleman olarak sınıf atlamayı hedeflerken, benzer düşlere sahip günümüzün gençleri, işsizlik, uzmanlık alanı dışında bir iş ya da üniversite mezununun istihdam edilmemesi gereken niteliksiz işlerde çalışmak zorunda kalma kâbusuyla baş başadır. Geçmişte “niteliksiz işgücü” sıkıntısını sanayileşme atılımlarında yaşayan ülkemiz, bu kez de “nitelikli işsiz” sorununu gençlere yaşatmaktadır.


Oysa geçmişte İTÜ ve onun gibi üniversiteler, Anadolu’nun parlak zekâlı ve iyi eğitim potansiyeli olan öğrencilerini yetiştirmek amacıyla bir "enderun” gibi çalışarak, adeta ülkenin her yanındaki bu gençleri devşirirdi. Anadolu’ya çok sayıda harika kampüslü ama akademisyeni yetersiz üniversiteler kurmak yerine, bu yoğun bina yatırımlarının bir kısmıyla kuşkusuz daha nitelikli, koşulları daha uygun hale getirebilecek yatırımlar tercih edilebilirdi. Anadolu için ayrılan inşai bütçeler İTÜ, ODTÜ, Boğaziçi vb araştırma üniversiteleri için yurt, lojman, derslik, laboratuvar, yurt dışı bursu, Ar-Ge bursu ve alt yapı yatırımlarına yönlendirilebilirdi. Bunun yanı sıra, mesleki teknik eğitime tıpkı AB ülkelerindeki gibi yoğun yatırım yapılması ve işletmelerde istihdam zorunluluğu getirilmesiyle yüksek orandaki genç nüfusumuz için bir eğitim, ülke için de kalkınma modeli oluşturulabilirdi. Görece daha az sayıda ama ileri teknoloji geliştirebilen mühendis, mimar ve araştırmacı sayısının yükseltilmesi sağlanabilirdi. Buna günümüzde en iyi örnek, Güney Kore Modeli olarak ifade edilen eğitim ve teknoloji odaklı kalkınma atılımıdır.


Diğer yandan, üniversitelerimizde sorunlar bunlarla da bitmemektedir. Çoğunlukla büyük illerde bulunan daha az sayıdaki gelişmiş, nitelikli araştırma üniversitelerinin karşılaştıkları bir diğer temel sorun, akademisyenlerin doktora, yüksek lisans eğitimi vererek, Ar-Ge projeleri ağırlıklı çalışma yapmasına engel olan lisans eğitimi kontenjan şişkinlikleridir. Ar-Ge ve yayın faaliyetleri yapmaya çalışan akademisyenler, giderek kontenjanları artırılan 4 yıllık lisans programlarında, yüksek öğrenci sayıları karşısında aynı dersleri bazen şubeler halinde birkaç kez tekrarlamak zorunda kalmakta, performansları da doğal olarak düşmektedir.


Ülkedeki üniversitelerin sayısını artıran bu model, sayısal sorunu bir açıdan çözse de kalkınma için çok gerekli olan nitelikli araştırma/geliştirme mühendisi kalitesini artıramamış ve aksine, vasat eğitimi yaygınlaştırmıştır. Bir yandan da bunu engellemek amacıyla YÖK, geçen yıllarda önemli ve pozitif bir uygulama başlatarak, var olan yüksek seviyeli teknoloji üniversitelerinde kaliteyi daha da artırmak için nitelikli eğitim veren üniversitelerin bir kısmına “araştırma üniversitesi” statüsü vermiştir. Ancak verilen bu özel statü önemli maddi olanaklar sağlayamamıştır. Özel statülü üniversitelerin akademisyenlerinin lisans eğitim yükü hafifletilmediği için, araştırmacı niteliği eğitmen niteliğinin altında ezilmektedir.


Akademisyenlerin yaşam kalitesi –özellikle metropollerdeki yaşama koşullarına bağlı olarak– daha derinden etkilenmektedir. Ayrıca tersine göç denebilecek, yurt dışında yetişmiş doktoralı akademisyenlerin geri dönmesine de olanak sağlanması fikri ve barınma konusundaki açığı fark eden bir önceki İTÜ yönetimi, mevcut lojman kapasitesine ek olarak 200 civarı yeni akademik ve idari personel tahsisli konutu mevcut envantere dahil ederek önemli bir katkı sağlamıştır. Bu ek olanaklar dahi, idari ve akademik personelin artan talebini. Ancak aynı yıllarda İTÜ’nün öğrenci yurt kapasitesini geliştirme konusunda önemli fırsatları kaçırdığı da söylenebilir.


Buraya kadar sac ayağının iki başlığı olan üniversite modeli ve akademisyenlerle ilgili olan sorunları ele aldık. Eğitimimizdeki en önemli ve temel sacayağı ise kuşkusuz öğrencilerimiz ve onların eğitim ve yaşam kaliteleridir.


İTÜ’yü kazanan ve nitelikli bir eğitim amacıyla İstanbul’a gelen öğrencilerimizin yurt sorunları için İTÜ yönetimleri, 2008’lere kadar İTÜ mezunlarının ve İTÜ Vakfı’nın da bağışlarıyla önemli atılımlar yapmıştır. Ancak yıldan yıla İTÜ’de de giderek artırılan 4 yıllık lisans öğrenci kontenjanları, bir yandan ilk 4 yıllık akademik eğitimde kaliteyi artıramadığı gibi, İTÜ gibi araştırma üniversitelerinde yurt ve burs sorunlarının giderek büyümesine neden olmaktadır. Bu ihtiyacın artık kamu kaynaklarıyla karşılanmasının çok zorlaştığı açıkça görülmektedir. Üniversite’nin sınırlı yurt olanakları zorlansa da yetersiz kalmakta, Kredi ve Yurtlar Kurumu yurtları ihtiyacı karşılamamaktadır. Ayrıca Kredi ve Yurtlar Kurumu’na ait ve diğer yurtların İTÜ kampüslerine uzaklığı ve ulaşım maliyetleri de eklendiğinde, barınma ihtiyacı giderek kaliteyi tehdit eden bir sorun haline gelmektedir. Ülkemizin genel olarak içinde bulunduğu mali durum ve metropollerde daha da ağır hissedilen kiralık konut arzı yetersizliği, son yıllara kadar 2-3 öğrencinin birlikte tutabildiği, merkezlere ve üniversitelere yakın kiralık daire fiyatlarını da günümüzde erişilmez hale getirmiştir. 12 itü vakfı dergisi itü vakfı dergisi 13 İTÜ'NÜN HİZMETİNDE 38 YIL Bunun sonucunda, öğrenci yurt ve burs bağış ile desteklerinin, bugün her zamankinden daha önemli ve acil hale geldiği açıktır.


Yurt ve burs bağışları konusunda İTÜ Vakfı ve İTÜ mezunları ciddi bir potansiyele sahiptir. İTÜ’nün içerisindeki, geçmiş yıllarda gelir getirici ve bunları da bursa dönüştüren iştirakler, bir yandan öğrencilerin sosyal ve fiziki ihtiyaçlarına destek olmakta, onlara kesintisiz burs olanağı sağlamaktadır. Buradaki işletmelerin yönetimi İTÜ Vakfı uhdesindedir. İTÜ Vakfı’nın yönetimiyse, 38 yıldan beri, İTÜ mezunu başarılı büyüklerimiz ve bazen de Mütevelli Heyeti üyesi akademisyenler tarafından üstlenilmektedir. İTÜ içinde ve dışındaki Vakfa bağlı iştiraklerin yönetim ve işletmeleri de, esasen yine tamamı mezunlardan oluşan İTÜ Vakfı Mütevelli Heyeti, görevlendirdiği komisyonlar ve denetçileriyle denetlemektedir.


İTÜ Vakfı’nın yakın zamana kadar, yarattığı gelir kaynaklarıyla İTÜ’ye yaptığı başlıca katkıları sıralamak gerekirse:

  • Öğrenci bursları

  • Sosyal Komite etkinlikleri, dil ve müzik kursları

  • Futbol ve diğer spor sahaları, tenis kortları

  • İTÜ Maçka Sosyal Tesisleri

  • Maçka Yüzme Havuzu

  • İTÜ Oteli (konaklama birimi)

  • Maçka Havuzbaşı Restoranı

  • İTÜ Yurtları

  • İTÜ Logolu Ürünler Satış Mağazası

  • Rektörlük hizmet birimleri (havuz, yemekhane, kütüphane tüm mesai talepleri)

  • Tüm öğrenci kulüplerine mali destekler

  • OTAM Sanayi Teknoloji Şirketi

  • İTÜ’ nün tanıtımı için önem taşıyan İTÜ Vakfı Dergisi ’nin çıkarılması

  • İTÜ öğretim üyelerine ait 100’ü aşkın akademik ders kitabı ile kaynak kitabın basımı ve teliflerinin koruma altına alınması.


Tüm bu hizmetlerle, –İTÜ Rektörlüğü’ne idari, mali ve işletme yönetimi yükü getirmeden– hem öğrencilerin sosyal ve temel ihtiyaçları karşılanmakta, hem de mezunlarının İTÜ’yle ilişkileri sıcak tutularak mezun, mensup ve öğrenci arasında “bir aidiyet köprüsü” kurulmaktadır. Ve İTÜ Vakfı bunları 38 yıldır başarıyla gerçekleştirmektedir.


Burada üniversite yönetimleri tarafından kolayca görülemeyen ayrıntı ise, Vakfın manevi katkısı ve kuşaklar boyu “köprü” olarak nitelenen mezun-öğrenci ilişkisinin yaşatılmasıdır. Her mezun bir gün öğrenci olduğunu, her öğrenci ise İTÜ Vakfı vasıtasıyla bir gün mezun olduğunda, ileride Vakfa destek olması gerektiğini hatırlayacaktır. İTÜ Vakfı’nın yıllardır oluşturduğu “manevi köprü” hissini, gelir getirici hiçbir anonim şirketin sağlayamayacağı açıktır.


Son yıllarda, topladığı kaynakların ve gelirlerin sadece İTÜ olanaklarıyla karşılanmasını yeterli bulmayan İTÜ Vakfı yönetimi, gerek yukarıda sözü edilen Vakıf bilincine haiz mezunlarının mülk bağışları ve gerekse iştiraklerden gelen gelirlerin bir kısmıyla Vakıf mülk envanterini genişletmeye başlamıştır. Bu kapsamda, geçtiğimiz yıllarda gelirlerin bir kısmıyla Vakfa yeni gayrimenkuller katılmış ve bunların kira gelirleri yine öğrenci burslarına dönüştürülmüştür. Bu başlıkta bağış alınan ve satın alınan mülklerin sayısı 10’u bulmuştur. Diğer yandan İTÜ Vakfı, iştiraklerinden gelen tüm gelirlerinin yüzde 97’sini, geçmişten bu yana İTÜ rektörlerinin inisiyatifine, hizmetine sunmuştur. Bu veriler, son Mütevelli Heyeti Toplantısı’ndaki sunumlarından ayrıntısıyla izlenebilir.


İTÜ Vakfı, her altı ayda bir yapılan Mütevelli Heyeti toplantılarıyla idari ve mali olarak denetlenmektedir. Mütevelli Heyeti toplantılarında, Yönetim Kurulu’na üye olarak seçilmiş, süresi dolan üyeler 2 ya da 4 yılda bir Mütevelli Heyeti Üyeleri arasından tekrar seçilerek yenilenmektedir.


Mütevelli Heyeti toplantılarında ekseriyet ve temsilin hâkim olduğu, seçimdeyse kapalı oy ve açık tasnifin yapıldığı aşikârdır. Bu nedenle İTÜ Vakfı, kuruluşundan bu yana son derece demokratik bir temsil geleneğine sahiptir. Aynı zamanda, Vakıflar tarafından da seçimleri ve işleyişi her türlü denetime de tabi ve buna açıktır.


İTÜ Vakfı Doğal Başkanı olan Rektör başkanlığında toplanan Yönetim Kurulu’na Rektör başkanlık ediyorken, İTÜ Rektörü’nün isteği üzerine bu dönem, İTÜ Vakfı Genel Sekreteri’ni de Rektör belirlemiştir ve bu istek Yönetim Kurulu tarafından da olumlu bulunmuştur.


Son Mütevelli Heyeti Toplantısı’nda seçimle oluşan Yönetim Kurulu’nda İTÜ Rektörlük temsiliyetinin az olduğu hissinin ortaya çıktığı, İTÜ yönetiminin tavır ve beyanlarından anlaşılmıştır.


Bu tarihten başlayarak, İTÜ Vakfı Mütevelli Heyeti ve İTÜ Vakfı yönetimine karşı taraflı, talepkâr veya dayatmacı bir dizi eylem, seçimi takiben başlamıştır. Üniversite yönetiminin isteğiyle, genellikle Vakfın yatırımları olan gelir getirici tesisleri ve kira ödediği mekânları iyi niyetle tahliye edilmiştir. Ancak kuşkusuz, bu tahliye talepleri bununla kalmamış; bunun ardından sırayla otoparklar, Maçka Tesisleri, İTÜ Logolu Ürün Mağazası tahliyeleri gelmiştir. Bu tahliyelerin tamamı Vakıf açısından gelir kaybına yol açmıştır ve gelir kaybı, Yönetim Kurulu’nun tamamının sorumlu tutulmasına da neden olabilecek bir durumdur. İTÜ Vakfı, hukuka aykırı olduğu ifade edilen tahliyelerle, 38 yıllık geçmişinde milyonlarca dolarlık yatırım yaptığı tesislerin gelirlerinden mahrum kalmıştır. Bu süreçte, İTÜ Rektörlüğü’yle ilişkiler de maalesef üzücü bir seviyeye gelmiştir.


Giriş bölümünde sıralanan pek çok yapılanma ve planlama eksikliği sorunlarıyla mücadele eden üniversitelerin, mezunlar tarafından da desteklenmesi gerektiği açıktır. Bu destekler, Üniversitemizin başta öğrencileri, akademisyenleri ve idari kadroları ile onlara gönüllü desteği hedefleyen mezunları arasında var olan sacayağının değişmezleridir. Üniversitelerin ve ülkenin ekonomik sorunları giderek derinleşirken, öğrenciler vakıf gibi mezun örgütlerinin desteklerine bugün dünden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Yönetimler ve görevler kuşkusuz geçicidir ama gönüllü kurumlar ve onların kendi geçmişleriyle “aidiyet bağları” ve “gönül köprüleri” hep baki kalmalıdır.

65 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page