Müzikbilimci Prof.Dr.Filiz Ali:“Kızlarımız İçin Çok Umutluyum

İTÜ Vakfı Sosyal ve Kültürel Hizmetler Komitesi'nin 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle düzenlediği etkinliğe Piyanist ve Müzikbilimci Prof. Filiz Ali konuşmacı olarak katıldı. Gazeteci-yazar Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali, çocukluk ve eğitim dönemi ile bugünlere nasıl geldiğinden bahsettiği konuşmasında Ankara Devlet Konservatuvarı'ndaki öğrencilik yılları ve Ankara'nın entelektüel ortamından kesitler sunarak, günümüzde kadınların yaşadığı zorluklardan bahsetti. Çocukluğunun geçtiği 1940’lı yıllardaki Ankara ortamının genellikle eğitimli kadınlardan oluştuğunu ve böyle bir çevrede yetiştiği için kendisini şanslı gördüğünü söyleyen Filiz Ali'nin konuşmasını özetleyerek aktarıyoruz: “Arkadaşlarımız, dostlarımız arasında Yargıtay Raportörü Rabia teyzem, felsefe asistanı Mediha Berkes, Felsefe Doçenti Behice Boran, Yunanca ve Latince Doçenti Azra Erhat, Güzin Dino vardı…

Bu kadınların Cumhuriyet’in en fedakar ve özverili kuşağının üyeleri olduklarını düşünüyorum. Çünkü bu kadınlar hem çok önemli olan mesleklerini yapmaya devam ediyorlardı, hem ev kadınıydılar, hem çocuklarını büyüttüler. Eşleri de onlara gayet saygı ve sevgi ile davranan erkeklerdi. Bunu özellikle üstüne basarak söylüyorum çünkü, sonraki kuşaklarda ben aynı saygıyı pek göremedim. Demek ki sonraki kuşak pek iyi yetiştirememiş oğullarını. Benim kuşağımdaki kızlara bakıyorum, gerçekten çoğumuz iyi eğitim aldık. Tabii bu kuşak benim Ankara, İstanbul ve biraz da İzmir’den tanıdığım kuşaktı. Ben konservatuvara girdiğimde Ankara Devlet Konservatuvarı örnek bir kurumdu. Okul, parasız yatılıydı ve Türkiye’nin her yöresinden yetenekli çocuklar sınavla seçilerek bu okulun çeşitli bölümlerine geliyorlardı. Kız, erkek karışık bir okuldu, her yaştan çocuk vardı. Yani ilkokulu bitirmiş 11-12 yaşındaki çocuklar; ortaokul, lise mezunu öğrenciler de gelirlerdi. Tiyatro bölümüne orta veya lise mezunları alındığından geniş bir yaş skalası vardı. Bu okulda kızların ve erkeklerin bir arada bal gibi çok iyi bir şekilde yaşayabileceklerine şahit oldum. 9 yıl böyle bir eğitimden geçtim, çok sevgili kız ve erkek arkadaşlarımız oldu, hala bu arkadaşlıklarımız devam ediyor. Kız-erkek yatılı eğitimin hiç de kimseye zararı olmadığını gördük. Pek çok önemli sanatçı yetişti bu okuldan…

Amerika'nın en prestijli konservatuvarlarından birine Boston'a eğitim için gittiğim 1950'lerin sonu ile 60'ların başında, kadınların bakış açısının bazı bakımlardan bizden daha geride olduğun gördüm. Kız öğrencilerin çoğunun, mesleklerinde gayet iyi olmalarına rağmen kafalarındaki birinci mesele bir an önce evlenebilmekti. Evlenmek onlar için bir statüydü. Kızlara bu şekilde bir toplamsal ve sosyal baskıyı ilk defa AmerikaIda gördüm. Kadınlar erkeklerden birkaç kat fazla çalışmak zorunda Türkiye'ye döndüğümde çalışma hayatına başladım. Bizim şöyle bir şansımız vardı; parasız yatılı okuduğumuz için devlete mecburi hizmetimiz vardı. Hemen bir kadroya sahip olup, göreve başlayabiliyorduk. Şimdiki gençlerin böyle bir şansı yok… Günümüzde mezun olduktan sonra akademik kariyer de, bir kurumda kadrolu çalışabilmek de aslanın ağzında. Pek çok kurumda özellikle bugünkü kültür politikaları sonucu gençlerin önünün kapatılmakta olduğunu görüyoruz. Müzisyenler 1960’lar ve 70’lerde şanslı durumdaydı. Şunu da göz ardı etmemek lazım; bir kadın mesleğinde ne kadar yetkin, başarılı ve yetenekli olursa olsun kendini kanıtlamak için erkeklerden birkaç kat daha fazla çalışmak zorunda. Bunu hep gördüm, engellendiğini de gördüm, onun için de mücadele etmeyi öğrendim. Mücadele vermek kolay değil, yıpranmayı göze almak zorundasınız. Eğer yaptığınız işe, mesleğinize ve sanatınıza inanıyorsanız bütün bu badireleri bir şekilde atlatıyorsunuz. Uzun yıllar Cumhuriyet ve Hürriyet başta olmak üzere Türkiye’nin önemli gazetelerinde yazılar yazdım. Gazete yazıhanelerinde veya kültür servislerinde de kadınların ne kadar yetenekli ve başarılı olurlarsa olsunlar, bir şekilde küçümsendiklerini fark ettim. Gazetecilik mesleğinde -ki ben sadece müzik yazıları yazan bir kişiydim- müzik yazılarını herkes yazabilir tavrıyla diğer gazeteciler tarafından hafife alındığını da gördüm. Ve üzülerek şunu söyleyeyim ki son on yıl zarfında gazetelerimizde, dergilerimizde, diğer yayınlarımızda ne müzik sanatıyla ne de başka bir sanat dalıyla ilgili bilimsel ve mesleki anlamda profesyonel eleştiri yazıları kabul edilmiyor. Bunu, kültür hayatımızda büyük bir eksiklik olarak görüyorum. “Kızlarımız için çok çok umutluyum ve onlara çok güveniyorum” İlk defa 1998'de Ayla Erduran ile 10 günlük masterclass eğitimine başlayıp, girişim başarılı olunca devam etme kararı aldığımız; müzisyenlerin katkısı ve müzikseverlerin bağışlarıyla kurduğumuz Ayvalık Müzik Akademisi, bugün genç müzisyenlerin ufuklarını ve müzik kariyerlerini genişleterek eğitimlerini teşvik etmek yolunda öncülük görevi üstleniyor; halka açık konserleriyle Ayvalık ve çevresinin kültür hayatını zenginleştirmeyi hedefliyor. Şimdiye kadar elimden yüzlerce, binlerce öğrenci geçti; bunların arasında çok başarılı olan öğrenciler var, bana verdikleri mutluluğu anlatamam…

Öğretmenlik mesleğini gerçekten aşkla seviyorum. Öğrencilerin, gözümün önünde yıl be yıl gelişmelerini, büyümelerini, bir olgunluğa varmalarını, atılımlar yapmalarını, kendilerini ispat etmelerini, yurt dışına gidip orada kari yer yapmalarını görmekten daha büyük bir mutluluk yok! O yüzden de Ayvalık’ta kurduğum Ayvalık Müzik Akademisi benim son çocuğum diyebilirim. Oradaki öğrencilerin -ki bu öğrenciler Türkiye’nin bütün konservatuvarından gelen, seçilen öğrenciler- birbirleriyle tanışmaları, arkadaş olmaları, birlikte müzik yapmaları ve bu sanatı yaygınlaştırmaları, özveriye ve şu anda içinde yaşadıkları gelecek korkusuna rağmen ne kadar heyecanlı olduklarını, hocalarının onlara verdiği desteğin ne kadar önemli olduğunu her gün daha iyi anlıyorum. Kızlarımız için çok çok umutluyum ve onlara çok güveniyorum. Çok çalışkan ve gerçekten mesleklerine aşık, yaptığı işin farkında olan gençler yetişiyor bu devirde. O açıdan da, bütün eleştirilerime rağmen ileriye yönelik umutsuz olduğumu söyleyemem. Kadınlarımızı ve kızlarımızı aydınlık günler bekliyor ama hepimizin son nefesimize kadar özveriyle çalışmamız gerektiğine inanıyorum…

”“Babam Sabahattin Ali'ye büyük bir vicdan borcum var" Bütün bu anlattıklarımın sebebi babam… Babamla yaşadığım 11 senenin ilk iki senesini pek hatırlamıyorum tabi, geriye kalıyor 8 sene. Onun bana sundukları öyle bir malzeme, öyle bir temelmiş ki ben hayatımı onun üzerine kurabildim. Bu, çok büyük bir laf gibi geliyor belki size ama, düşünüyorum da eğer babam o temeli, o malzemeyi bana vermemiş olsaydı babamın ölümünden sonra yıkılabilirdim. Çünkü annem ve ben gerçekten zor günler yaşadık. O zor günleri atlatabilmek, inatla “ben size göstereceğim!” deme bilincini demek ki babam bana bir şekilde vermiş. O yüzden ona her zaman için çok büyük bir vicdan borcum var, bunu söylemek zorundayım. Babam çok çok iyi bir babaydı. Sabahattin Ali zaten pek çok bakımdan çocuk ruhunu hiç kaybetmemiş, çocuk tarafı çok güçlü olan bir bireydi. Bana hemen hemen her şeyi o öğretti. Kitap sevgisi, doğa sevgisi ve merakı ondan geçti, çünkü çok meraklı bir insandı Sabahattin Ali. Birlikte geçirdiğimiz 10 yıl, babamın hayatının en olaysız ve en mutlu yıllarıydı. Babam o sırada çok iyi bir memuriyete sahipti. Siyasi meseleler geride kalmıştı. O 10 yıl Türkiye Cumhuriyeti de neredeyse en iyi 10 yılını yaşamaktaydı. Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel’di. Pek çok milletvekili ve bakanlar kıymetli insanlardı. Yakın dostlarımızın arasında çok da sevdiğim Cevat Dursunoğlu vardı, Kültür Bakanlığı’nın en üst düzey memurlarından biriydi. Mehmet Ali Aybar babamın kuzeni…

Yani etrafımızdaki insanların kalitesi gayet yüksek, o yüzden bu 10 yıl gerçekten hem babam, hem de benim için çok mutlu geçen yıllardı. 1945’ten sonra yani savaşın bitimi ve Türkiye’ye Amerikan savaş gemisi Missouri’nin gelip İstanbul’a demir atmasından sonra her şey değişti bence. 1946’da dünya ikiye bölündü ve babam gibi insanların da eleştirilerini biraz fazla yükseltmeleri sonucu pek çok kişi kurban verildi.”